26 Temmuz 2013 Cuma

Yaşama tutunmak - Holding on to life

Oturduğumuz eve çok yakın bir balık lokantası vardı. Bu lokantayı çok sever, çok giderdik bir zamanlar. Hani her tarafın beyaza boyalı olduğu, çerçevelerin, masa ve sandalyelerin mavi olduğu, Ankara'nın göbeğinde insanı Ege'de yada Yunanistan da hissettiren lokantalardan. Bu lokantanın dekorasyonunda kullanılmış, masaların arasında kiremit saksıların içinde beyaza boyalı kuru ağaçlar kullanılmıştı üzerinde türlü objelerin asılı olduğu. Çok güzel görünüyorlardı ve ben kıskanmıştım. Günün birinde eve yakın olan seralardan birine giderek kurumuş ve bir kenara atılmış bir ağaç bularak arabanın arkasına bağladım, bir arabanın arkasına bağlanmış kuru bir ağacın yolları süpürerek yol almasını gören kişilerin hayret dolu bakışları içinde getirdim eve, taşıdım bahçeye. Büyük bir hevesle başladım beyaza boyamaya. İlk kat boyasını attıktan sonra kurusun diye de sokak kapımın tam karşısında bulunan büyük kiremit testinin içine koydum. Sonraki bir kaç gün yağmur yağdığı için işime devam edemedim.




There was a fish restaurant near to our house. We loved this place and used to go there a lot. It was a location where everyplace was painted in white, the window frames, tables and chairs where blue, you would feel you where in the Aegean region or Greece despite the fact that you are in the middle of Ankara. This restaurant had white trees with various objects hanging on them in Teracotta pots scatterred around the tables as a decoration. They looked good and I was jealous. One day I went to a garden center near our house, found a dry tree thrown away, tied it to the back of my car and brought it back home under the astonished look of  people who had seen the transportation of a a dry tree on the back of a car by sweeping the streets. I arrived home and carried it to the garden. With great enthusiasm I started painting it white. After the first coat I left it to dry inside the big teracotta pot that was situated just opposite my main door. I couldn't continiue my work as it rained for the next couple of days. 



Bir kaç gün sonra kapı çalındı ve kargo geldi. Ben kargo şirketinin görevlisi ile konuşurken gözüm takıldı bizim ağaca. Ağacın bir dalından tomurcuklar çıkmış, gözlerime inanamadım. Sonraki günlerde ağaç sürekli tomurcuklanmaya devam edince bu bizim mucize ağacımız olsun diyerek bahçeye diktik ve sulamaya başladık. Mucize ağaç ya, cam boncukları ağaca astırarak dilek dillettiriyordum eve gelen çocuklara. Tabii sadece çocuklarla kalmadı, büyüklerde katıldı dilek ağacı projesine.
O yaz hepimizin ağaçla ilgili fantezileri oldu... Günün birinde eşimi ağacın yanında bir şeyler fısıldarken duydum. Ne yapıyorsun diye sorduğumda ağaca telkin vererek bir ayva ağacı olduğuna ikna etmeye çalıştığını itiraf etti. "Sen bir ayva ağacısınnn"...
Neredeyse 2010 yazı boyunca ağaç canlı kalabilmeyi başarsa da yaz sonunda herkesin dileğini gerçekleştirdikten sonra (bu da benim kurgum) ayva ağacına dönüşemeden maalesef  kurudu.



A few days later the door rang and it was the cargo man. I was chatting with him and then my eyes got stuck on the tree. I couldn't believe my eyes as a  bud was bursting out of a branch. Because the tree continued to sprout, we planted it in the garden and started watering it stating that it would be our miracle tree. As it was the miracle tree I was making little kids who came to our house make a wish by hanging a glass bead on the tree. Of course it wasn't only children, grown ups also joined this wishing tree project.  
That summer we all had fantasies about that tree.. On day I heard my husband whispering something at the tree. When I asked him what he was doing he confessed that he was giving affirmations to the tree to convince it that it was a quince tree. "You are a quince treeeee"...
The tree succeeded to live almost all of the summer of 2010 but unfortunately after making all wishes come true (thats my fantasy) dried out by the end of summer without being able to transform itself to a quince tree. 



Bu da dünkü yazımda yazarım diye söz verdiğim hikayedir.

And this is the story that I promised to write about in my yesterday post. 

8 yorum:

  1. ne güzel bir hikaye...çok sevdim ben bunu nilüfer...iyiki yazmışsın,iyiki paylaşmışsın...sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sağol Sibelciğim. İşin aslı unutmuşum be bunu, boncuklarla ilgili dünkü yazımı yazınca aklıma geliverdi. Sevgilerimle...

      Sil
  2. Çok güzel bir hikayeymiş. Benim de böyle kuru bir dalım var evde. Ben de beyaza boyayıp dallarına resimler asayım diye düşünmüştüm. Sizin fikrinizle birleştirip ikisini beraber yapabilirim. Yapınca sizin fikrinizi de alıntılayarak paylaşacağım bende.

    Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merakla bekliyor olacağım üreteceğiniz fikrin sonucunu, Sevgiler...

      Sil
  3. aa bizim de sevgi ağacımız var. arkadaşım böyle bir
    tasarı yapmıştı. beyaza boyayıp üzerine kırmızı keçe
    kalpler yaptık. çok güzel oldu. senin ki de çok güzel. daha çok boncuk tak
    bence .)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bizim ağaç bahçeye ekilip kuruyunca bahçıvanlar söküp atmış maalesef. Belki yeniden yaparım yenisini, yaparsam da başka projelerim var üzerine asmak için... Boncuklu projeler ama...

      Sil
  4. Doğanın mucizeleri ve güzellikleri hiç bitmiyor Nilüfercim değil mi, dirisi ayrı güzel ya, ölmüşü bile apayrı güzellikte... dilek ağacı... benim de kuru bir ağacım var ama hiç aklıma gelmedi gelene gidene dilek tutturayım, iyi fikir :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aaaa yap tabi, ne hoş senin orada... :)














      Sil